30 Nisan 2008 Çarşamba

The Notebook

Notebook filmini izlediniz mi bilmiyorum.
Dvd’sini alalı yaklaşık 1 ay olmasına rağmen bugün yarın diye es geçip izlemeyi bir türlü başaramamıştım. Hastalığım sırasında evde bolca zaman geçirdiğimden vakit bulup seyrettim.

DVD satışlarında haftalarca ilk 10 da olmasının nedenini
anlamak zor değil.
Aşk filmlerini seviyorsanız kaçırmayın bence...

Filmin konusu:
Sararmış bir not defterinden anlatılan ve yıllar önceden kopup gelen bir aşk hikayesi. 40'lı yıllarda ABD, Kuzey Karolayna'daki sahil kasabası Seabrook'a genç bir kız gelir. Ailesiyle geçireceği sakin bir yazı hayal eden Allie bir karnavalda tanıştığı Noah'la yakınlaşır. Noah kızı gördüğü anda hayatını birleştirmesi gereken insan olduğunu anlar.Genç kız zengin bir ailen geldiği ve delikanlı da değirmende çalışan bir işçi olduğu halde geleceği hiç düşünmeden rüya gibi bir yaz geçirirler ve birbirlerine iyice aşık olurlar. Yazın sonunda büyük aşkın önüne çıkan engeller bir bir kendini göstermeye başlar ve iki aşığın yolları ayrılır...

Genç çiftin hikayesini yaşlı bir adam, bakım evine gelerek burada kalan bir bayana eski bir not defterinden anlatmaktadır. Aslında bu hikayenin kahramanları yaşlı çiftten başkası değildir.

28 Nisan 2008 Pazartesi

MİM

Nazo'cum beni "Yakınlarımız dışında bizi etkileyen 3 kadın" konusunda mimlemiş...
İtiraf etmek gerekirse zorlandım birazcık !
Ama buldum, işte listem:

1- DUYGU ASENA ( Gazeteci - Yazar )



Yazdıklarıyla tüm kadınlara yol gösteren, Türkiye'de yok sayılan kadının adını koymaya çalışan yakın tarihin en önemli kadınlarından biri bence o...

Gidişiyle kadınlar kahramanını kaybetti belki ama onun sayesinde hala dimdik ayaktalar.
Yazılarıyla ve söylemleriyle benim yolumu aydınlattı, ona çok şey borçluyuz...

192 yılında Hürriyet gazetesinde mesleğe başlayan, gazeteciliğin yanında yazarlığını da sürdüren Asena, ilk kitabı Kadının Adı Yok'la adını duyurdu. Kitap 1988’de müstehcen bulunarak yasaklandı. Uzun süren dava sonucunda tekrar yayımına izin verildi. Yazıları ve kitaplarında değindiği temalar nedeniyle çeşitli çevrelerce feminist yazar yakıştırması yapıldı. Duygu Asena, 30 Temmuz 2006 günü beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetmiş olsada zihinlerde daima yaşıyor...

2- İngilizce ve Sınıf öğretmenim sevgili ŞENDENİZ BANDIRMA...

İsminin güzelliğine bakarmısınız !
Onun gözüne girebilmek için çok çalıştım, ayrılırkende ardından bolca gözyaşı döktüm.
Öğrencilerine bir abla şefkati ile yaklaşan, hayata dair sürekli anlaşılır öğütler veren, kalbi güzel, gönlü güzel, yüzü güzel öğretmenim...
Şimdi hangi şehirde, hangi havayı soluyor bilmiyorum. Ama bana çok şey öğreten o kadını çok ama çokkkk özledim...

3-AYŞE ARMAN ( Gazeteci )



12 yılı aştı hayatıma gireli. Yazılarını okumadığım gün kendimi eksik sayarım. Şeffaflığı, cesareti ve şimdilerde anneliği ile yüreğimde yer edindi.
O'nu anlatan doğru kelime teşhirci olmalıdır. Ama o olumsuz anlamlar çağrıştıracağı için saydam demek daha uygun. Ayşe Arman'ı Ayşe Arman yapan pervasızlığıdır. Bu dürüstlük ve cesaret karşısında şapka çıkarılır.

Kısaca Ayşe Arman benim hayatımda bir duvardır.
Yaslandığım...

Ayşe Arman ile ilgili ayrıntılar buradaki yazımda...

Bende Fortuna ve Nilay'ı mimliyorum. Kolay gelsin :)

İnadımın bana ettikleri...

Hafta sonu bilgisayar başına geçme fırsatım olmadığı için ancak yazabiliyorum, kusura bakmayın...

Nerde kalmıştık :)

My koo ile birlikte gittik muayneye. Doktora sıkıntılarımı anlattım, kaç gündür şikayetim olduğunu ve ilaç alıp almadığımı sordu. Bende 3. günüm olmasına rağmen ağrı kesici bile almamak için inat ettiğimi söyledim. Şaşkınlıkla niye diyebildi. İşte, dedim bende, kullanmak istemedim. Gayet cesurum :)

Muaynede bademciğimin etrafını saran yoğun iltihapları gördüm. Doktor, ayakta durabilmeme şaştığını, çok ilerleme olduğunu söyledi. Nasıl işe gidebildin, ateş yapar, çok ağrı yapar bu bademcikler dedi. İltihabik durumların ihmale gelmeyeceğini Kalbe ve Böbreklere indiğinde daha kalıcı hasarlar vereceği için kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğini de ısrarla vurguladı. My Koo da sağolsun, Dr. bey ben ilk günden beri ısrar ediyorum doktora gidelim diye ama bir türlü ikna edemedim diyerek kendi adına "temize" çıktı. Kabul ediyorum, en başındada söyledim. Tek suçlu benim !

Sonuç olarak 3 gün rapor, 6 iğne, 1 sprey, 1 vitamin ve 1 ilaç ile döndüm eve. Doktor reçeteyi yazarken ilaç içmeyi sevmiyordunuz galiba diye gülümsemeyi de ihmal etmedi :))

3 gün boyunca sadece iğne olmak için evden dışarı çıktım. Sürekli ılık meyve suyu ve bolca çorba tükettim. En zoru ise Alper'den ayrı kalmak oldu ! Evde olupta ona doyasıya sarılamamak, öpememek çok zor geldi bana...

Alper ne yaptı dersiniz ?

Cuma günü evde olduğum için okula gitmedi diye bir zil takıp oynamadığı kaldı. Bu kadar da değil, iğne olacağımı duyunca çok sevindi, yüzünde güller açtı resmen. Ohhh hep ben oluyordum şimdi de sen ol diye zevkle dolaştı evin içinde, hain dom dom...

Bol bol çizgi film ve bebeklik dvd'lerini izledik bahaneyle evde. Dvd mevzuu başka bir yazı konusu olur. İçim eridi, gözlerim doldu, ne zaman büyüdü benim oğlum yaaa ?

Sözün özü; insanın kendine ettiğini kimse etmezmiş...

25 Nisan 2008 Cuma

Hastayım...

Resmen sürünüyorum. Boğazımda acımasızca şişmiş iki adet bademcikle 3 gündür savaşıyorum. Ama inadım inat! Ne ilaç içiyorum ne de doktora gitmeye yanaşıyorum. Halsizlik, ara ara gelen ateş ve soğuk terde cabası...

Canım oğlum bıkmadan benimle birlikte saatlerce yatıyor. iki akşamdır abartısız 18:00 - 21:00 ve 22:00 - 08:00 arası uyuyoruz. Benimkine uyumak denmez pek ama lafın gelişi işte :)Yutkunma zorluğu çektiğim için ara sıra inliyorum. Bunu duyan Alper, "ne oldu anne bebek mi doğuruyorsun" dedi. Şaşırdım, bu çocuk inleyerek bebek doğurulduğunu nerden biliyor !

Fazla üşümeyen biri olarak kışın bile kısa kollu t-shirt'lerle işe gidip geldiğim için annem dahil herkes hemfikir. Çıplak dolaşırsan işte böyle olursun tavrı sözkonusu yani. Hem kansız olup hemde üşümemem tuhaf ama ne yapabilirim ki !

Neyse lafı fazla uzattım. Dertler gece daha da artarmış derler ya aynen öyle. Ben bu sabah gün daha ışımadan yelkenleri suya indirdim. Saat 04:30 da dayanamayıp en yakın hastaneyi aradım. KBB bölümünden ilk randevuyu kaptım. Hayret benden önce davranan olmamış :)
Umarım keçiliğim sayesinde çok fazla ilerlememiştir hastalık.

Bakalım, muayneden sonra göreceğiz...

23 Nisan 2008 Çarşamba

Bugün 23 Nİsan

Dünyada çocuklara kıymet verip, onlara bayram armağan eden tek lider Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde yaşama ayrıcalığına sahip olmaktan mutluluk duyuyorum.



Alper, My koo ve Işıl stadyuma bayram gösterilerine gitti. Alper'in stadda izleyeceği ilk bayram olacak bu. Bakalım dönünce neler anlatacak...

22 Nisan 2008 Salı

Kurdela'dan Broş

Haydins'in blogunda gördüğüm yaka iğnesini hafta sonu denedim.



Öyle mi olsun, böyle mi olsun derken ortaya bu çıktı.
Hem yazlık hemde tam benlik oldu.
Ben sevdim, siz ?

21 Nisan 2008 Pazartesi

Haftasonu notları...

Hafta sonunu Alper ile beraber annemde geçirdik. Balıkesir'den abim, yeğenim ve eşi sürpriz yapıp sabah 6'da kapıya dayanmışlar. Bizde haberi alınca soluğu annemde aldık. Hatta Alperle abartıp yatıya bile kaldık.

Yeğenim Furkan 9 aylık, çok şirin ve uslu bir küçük bey...


---------------Furkan----------------------------------Can--------------------

Bu mavişde ailemizin en yeni üyesi "Can"
Kızkardeşim Aslı ve nişanlısı Emre'nin anneme doğum günü hediyesi. Özellikle çocuklar bayıldı :)
Bizde Ana - Kız fırsat bu fırsat aklımdaki tasarımları hayata geçirdik. Hem yoruldum, hemde eğlendim. Ne yaptın ki diyenlere; Accessorize'ın internet sitesinde görüp bayıldığım minik çanta + broş + minik çantanın bir boy büyüğü. Benim hevesime annemim yeni aldığı bilgisayarlı son sistem dikiş makinesini kullanma isteği eklenince ortaya 2 çanta çıktı !

Bir ara ekler yorumlarınızı da beklerim.

19 Nisan 2008 Cumartesi

Kolay Poğaça

My koo sabah işe giderken yiyecek birşeyler bulabilsin diye Dost Kokusu'nda gördüğüm bu poğaçayı denedim.

Mayalı poğaça yapmak nedense bana zor geliyor :) işin içine maya girince ben vazgeçiyorum yapmaktan. O yüzden bu poğaça tam bana göre. Hem uzun süre bayatlamıyor hem de hazırlama ve pişme süresi kısa.

Çalışan kadınlar için ideal yani…



Malzemeler
2 çay bardağı yoğurt
1.5 çay bardağı sıvıyağ
120 gr oda sıcaklığında tereyağ
1 pk kabartma tozu
1 yumurta akı (sarısı üzerine)
1 tatlı kaşığı tuz
6 Bardak un

Yapılışı: Tüm malzemeleri ele yapışmayacak şekilde yoğur. Cevizden biraz daha büyük bezeler kopar. Ortasına iç malzeme (peynir, sosis veya patates) koyup yeniden yuvarlayarak tepsiye aralıklı olarak diz. Yumurta sarısı,susam ve 1 çay kaşığı sıvıyağı karıştırıp üzerine sür. 180 Derecede 20 – 25 Dk pişir. Hamurdan yaklaşık 25 adet minik poğaça oluyor.

18 Nisan 2008 Cuma

İyi ki doğdun

Doğum günün kutlu olsun Anneciğim.
Hep birlikte, sağlıkla, huzurla, neşeyle nice güzel yaşlara...



İyi ki doğdun, iyi ki varsın.
Seni çooook Seviyorum...

17 Nisan 2008 Perşembe

Bu nasıl Hamilelik !



Nicole Kidman'ın yandaki fotoğrafını görünce şaşırdım doğrusu...
İnsan 6 aylık hamile olupta nasıl bu kadar ince ve fit gözükebilir ?
Diet mi yapıyor yoksa kilo mu alamıyor bilmiyorum ama bebek için hiçte sağlıklı bir durum değil bence !
Anne olmaya karar veren bir kadının, kendi güzelliğini çocuğunun sağlığından önemli görebilmesini de hiç anlamıyorum.
Kendi hamileliğimi, düşünüyorumda yaklaşık 12 - 13 kg falan almıştım. Doğumda su, bebeğin kilosu, şişlik falan derken bir hafta içinde 10 kilosu gitmişti.
Yani kısaca doğumda alınan kilolar aşırı değilse eğer kendiliğinden gidiyor. Eğer evde geçen emzirme döneminde etrafınızdan yapılan "şunu da ye, bunu da ye, sütün olsun" baskılarına direnebiliyorsanız korkmayın derim.
Hem özgürce yemek yiyebilmek için bundan daha güzel bir fırsat olabilir mi ki?
Nicole duydun mu canım, ye birazcık yeee :))

Bisiklet turu...

Virüsün pençesinden kurtulmaya çalışan oğlum'a biraz hava değişimi iyi olur diye düşündük, bisikleti alıp en yakın alışveriş merkezinin bahçesine konuşlandık...



Anne, iş çıkışı kayınvalidesinin yaptığı kısırı ilk bulduğu bankta afiyetle yerken, Baba - Oğul deneme sürüşü yaptılar. Alper sürekli "annnee, nasıl uçuyorum ama" diye sorarak, müthiş bir bisiklet kullanıcısı olacağının sinyallerini verdi :))

Hastalığın ardından dün ilk kez okula gitti. Keyifli bir gün geçirmiş, yemek yemese de faaliyetlere katılmış. İngilizce dersinde meyve adlarını öğrenmiş. Mevsimden dolayı okuldan gün batmadan aldığımız için "bir daha beni erken almayın, hava kararınca da almayın ama biraz sabah alın" diye de fırçaladı. Hep aynı saatte aldığımızı anlatmaya da uğraşmadım :)

16 Nisan 2008 Çarşamba

Macera Adası

Ülker "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" şerefine, bu hafta sonu Macera Adası filmi için sponsor olmuş. Tüm seanslar ücretsiz olarak izlenebilecek...



Abigail Breslin, Gerard Butler ve Jodie Foster'ın başrollerini paylaştığı "Macera Adası" özellikle çocuklar için çok güzel bir film...

Filmin Konusu: Nim’in Adası maceraların hüküm sürdüğü egzotik bir adadır. Burada Nim adlı özgür ruhlu ve enerjik bir genç kız yaşar. Çevresi egzotik hayvan dostlarıyla doludur. İlhamını efsanelerden ve kitaplarından alır. Favori edebiyat kahramanı, dünyanın en büyük maceraperesti olan Alex Rover’dır. Yaşadığı tropik ada tehdit altına girince yardım etmesi için kahramanı Alex Rover'a başvurur.

Macera Adası 19 - 20 Nisan günlerinde; Adana, Adapazarı, Ankara, Antakya, Antalya, Aydın Kuşadası, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Eskişehir, Gaziantep, Giresun, İstanbul, İzmir, İzmit, Karaman, Kastamonu, Kayseri, Kıbrıs, Kırıkkale, Kırşehir, Konya, Manisa, Mersin, Muğla, Ordu, Samsun, Sivas, Tekirdağ, Trabzon olmak üzere toplam 33 ildeki 123 salonunda ücretsiz olarak gösteriliyor olacak…
Herhangi bir aksilik çıkmazsa biz Alper'le gideceğiz, sizde kaçırmayın bence...

15 Nisan 2008 Salı

Alper'den son haberler

Dün akşam tekrar doktorumuzun yolunu tuttuk. İlaç kullanacak bir durum olmadığını, virüsü kendi kendine atacağını, 1-2 kere kusmanın da mühim olmadığını söyledi. Biraz rahatlayarak eve geldik. Yeni aldığım Red Kit CD'sini izlerken uyuya kaldı. Uyandıktan sonrada bir parça tavuk ve 1 bardak meyve suyu içti. Kendini iyi hissediyormuş, kuzeni Işıl'la biraz bilgisayarda oynadılar. Saat 10.00 gibi de yattık. Gece bulantı, ateş falan olmadı, biraz huzursuzdu sadece...

Bugün yada yarın tamamen atlatmış olacak galiba, umarım yani :)
Varlığı ve dostluğuyla yanımda olan,
Yorum yazan, Alper'i merak eden herkese çok Teşekkür ederim.
İyi ki varsınız, iyi ki buradayım...

14 Nisan 2008 Pazartesi

İyileşemedi...

İsmini bilmediğim virüs Alper'i ve dolayısıyla bizi mahvetti. Çocuk bir iyi bir kötü.Tam iyileşti diyoruz ama malesef hevesimiz kursağımızda kalıyor. Doktorun isteği üzerine idrar tahlili de yaptırdık onda da sorun yok. Ama iyileşemiyoruz bir türlü...

Pazar gününü yatarak geçirdi, kalkacak hali yoktu. Zorla su ve çeyrek muz yedirebildim. Yemek görse öğürmeye başlıyor. Akşam üzeri biraz keyiflendi, 3 günden beri ilk kez yemekte ne var diye sordu. Bir dilim tavuklu börek, 1 köfte ve şeftali suyu içti. Hatta Madagascar'ın (çizgi film)bitiş müziğinde dans etmeye bile başladı. Anne - baba mutlu, düzeldi bu sefer diyoruz. Kendini yormayıp dinlensin diye hep birlikte erkenden yatıyoruz. Ama kabus mikrop geri geliyor, yediğinden fazlasını çıkarıyor, çocuk bitkin, anne - baba üzgün ! Gece soluksuz bir uyku uyuyamadı, saat başı ağlayarak uyandı.

Bu sabah evden çıkarken işe gitme ne olur diye ağladı. Aklım evde, bedenim işyerinde, berbat bir Pazartesi günü olacağa benziyor !

Bugün tektrar doktora gideceğiz, bakalım bu sefer ne olacak...

12 Nisan 2008 Cumartesi

Kuzucuk Hasta 2

Dün iş çıkışı Doktor'a gittik. Virüs kapmış, herşeyden olabilirmiş. Boğazlarında ve ciğerlerinde problem yok ama bağırsaklarında hareketlenme varmış, ishal olma ihtimali yüksek dedi doktorumuz. İshal olursa vücudu susuz kalmaması için serum taktırmamızı istedi. Mide bulantısı için yarım emedur enjeksiyon verdi. İğneye biraz canı sıkıldı ama ikna edici konuşmalarımız sayesinde hiç ağlamadı. Aslında ağlayacak hali de pek yoktu.

Bu arada 112 cm, 24 Kg, büyümüş paşam :)

Halsizliği ve iştahsızlığı sürüyor. Gece tv karşısında yattı hep. Bir ara ayaklandı ama gene tuşşş. Ateş 37.5 - 38 civarında sürdü sabaha kadar. Sabah 7 de uyanıp kustu. Ben evden çıkarkende keyifsizdi...



Doktor çıkışı Real'den Spiderman bisikletimizi aldık. İğne olurken ağlamadığı için Süperman ve Batman figürü için de söz istedi. Arada pazarlıkda yapıyor yani :)
Bisiklete halsiz olduğu için binemedi, kimseyi de dokundurmadı.

Sabah saat 10'da sesi gayet iyi bir şekilde,"Anne kahvaltıda yumurta yiyebilirmiyim", diye aradı. İyileşme belirtileri gösteriyor yani :)

11'de ise "Anne, biz babannemle bide Işıl abbamla bisiklet binmeye yürüyüş yoluna gidiyoruz, ben iyileştim dedi" !

Şimdilik haberler bu kadar...

11 Nisan 2008 Cuma

Kuzucuk Hasta...


Çocuklar için çiçek gibidir, çabucak solar derler !
Ne kadar doğru...
Dün akşam Alper'e Spiderman bisiklet aradık, alışveriş merkezlerinde hafifçe turladık, hiç bir sorunu yoktu hatta keyfi fazlasıyla yerindeydi.
Beğendiğimiz bisikletin gövdesinde çizik olduğu için almadık o yüzden biraz huysuzlandı ama o da çabuk geçti...
Evde geldik, babasıyla uzun süre boğuştu, odasında hayvanlarıyla oynadı, uyku vakti gelince dişlerini fırçalayıp uyudu. Bu ana kadar herşey normaldi...

Sabah 6'da aniden uyandım, 6.his mi, annelik iç güdüsümü bilmiyorum ama yorgun olmama rağmen uyandım, belkide uyandırıldım.

Alper'in ateşi 38.5, terlemeye başlamış.
Hemen ateş düşürücü şurubunu içirdim, üzerini değiştirdim...
Ateş hallerinde belki de en zoru, üşüdüğünü söyleyen çocuğunuzun üzerini örtememeniz.
Benim içim gidiyor bu durumda oğlum, "anne üşüdüm, üzerimi ört" dedikçe ben açıyorum yorganı, ne kötü!

7 gibi ateşi düştü, derin uykuya geçti...
Bende 8.30 da mecburen, işe gitmek için evden çıktım.
Nöbeti babannemiz devraldı.
Uyandığından beri halsizlik, iştahsızlık ve kusma hali varmış.
Aksi gibi okulda da kaç zamandır hayalini kurduğu "Palyaçolu Parti" günü...
Okula da gitmek istiyor, "anne ben iyiyim lütfeeenn götür" dedikçe içim acıyor.
Götürsem iyice üsteleyecek, hem kusarsa da biliyorum ki çok utanacak...

En iyisi iş çıkışı babayla gidip istediği Spiderman'li bisikleti bulup sürpiz yapmak galiba.
Hem okuldaki Partiyi kaçırdığını da unutur di mi ?

10 Nisan 2008 Perşembe

Mevsimler Değişiyor...



Ömrümün 27. kışı da bitti işte.

Her kış bitimi bir sürü soru bırakıyor ardında.
Bir mevsimin dağınıklığı ve yorgunluğu var ruhumun içinde.
Bahar gelirken nedensiz bir yalnızlık çöküyor insanın içine,
Kaldırımlara sıralanan kafelerden gürültü ve kahve kokusu yayılıyor etrafa, kış neşeleri gibi...
Düşünüyorum da şimdi, ne kaldı koca kıştan geriye?
Yok hayır, kabarık doğalgaz faturaları değil kastettiğim!
Yaşama, yaşanana dair neler kaldı...

Uzun yollar kaldı mesela...
Alper’in merakla sorduğu sorulara verdiğim cevaplar kaldı...
Neşeyle geçmesini istediğim yaz tatiline dair yaptığım planlar kaldı...
Soğuk kış gecelerinde Oğluma ve yaşadığım hayata dair ettiğim dualar kaldı.
Değişmeyen gazete sayfaları, değişmeyen siyasi yüzler, eskimeyen ayak oyunları kaldı...
Mutfakta eksik olmasını istemediğim sıcak kek'in kokusu ve patlamış mısırın damağımdaki tadı kaldı...
Bir gün okula gitmek için çıldıran ertesi gün gitmeyeceğim ben diye yırtınan oğlumun beynime kazınan görüntüsü kaldı...
Odasındaki boy tahtasına yazdığım “5 yaş, 110 cm” yazısına bakarak “vayy beee ne kadar büyümüşüm anne” diyen çocuğun hınzır gülümsemesi kaldı...

Benim gibi kışın doğan çocuklar alışık olur mevsimin sarsan soğuğuna,
Beliki de yakıcı soğuktur güçlü kılan insanı,
Bilmiyorum...

Yaz veya kış her canım sıkıldığında aynı dizeler yerlerini alır zihnimde.
İçim sıkılınca bana nedense Ümit Yaşar Oğuzcan eşlik eder. “ Nasıl yağmur yağarsa yalnızlığına şehrin, Öyle mahzun ve yalnız kadınlar tanıdım. Denizler ortasında geniş ve derin. Bir dünya gördüm kadınların gözlerinde kapkara, Yalnızlık ne imiş anladım” diyerek başlar söze. Yalnız olmadığıma bir kez daha şükrederim…

Ve ardından mevsim değişir aniden...

Ömrümün 27. kışı da bitti, evet!
Korkunun ecele faydası olmadığını,yaşamın herkese eşit davranmadığını, içimdeki öfkeye yenik düşmeden, ısrarla beni kıranlara yeri geldiğinde yokmuş gibi davranmak gerektiğini, bu mevsimde öğrendim...

Oğlumu kucağıma aldığımda da düşünmüş, ‘22 yıllık ömrümden’ yanıma kalanları sıralamıştım.
İnsan niye yazar, köşeler neden var, kitaplar ve şiirler kim için.
Kaç kişinin hayatında iz bırakır durmadan mırıldanan şarkılar...

Cevabını bulamadım...

İnsan her mevsim mi yazmalı kendine bir mektup yoksa benim gibi 5 yılda bir mi bilmiyorum ama sadece yazmak eğer size de huzur veriyorsa kaleme kağıda sarılın derim...
Sizi üzenleri, sevinçten delirtenleri alt alta yazıp toplayın.
Kim galip gelmiş yaşamda görün...
Geçirdiğiniz ömrün, soluduğunuz puslu havanın ve sonbahar yüklü kaldırımların sizi nasıl bu hale getirdiğini düşünün...
İlkbahar, yaz, sonbahar, kış gelip geçtikçe,
Birileri bir yerlerde ölüp birileri doğdukça,
Her gün sorular ve mutluluklar isim değiştirdikçe,
Yani; bir anlamı var mı bütün bunların?
Tüm yaşananların...

Şimdi dönüp baktığımda ne kalıyor bana kıştan geriye?

9 Nisan 2008 Çarşamba

Yensen de Yenilsen de Taraftarın seninle...

Olmadı, maalesefff,

Ezilmeden elendik, buraya kadarmış...



Alper çok heyecanlıydı, atkısı boynunda, sarı - lacivert balonları elinde maç'ın ilk yarısında yerinde duramadı...

"Fenerrr, Fenerrr, Şampiyooonn Fenerbahçe" diye bağırmaktan devre arası sızıp kaldı.

Bu sene olmadı, ama umudumuz seneye...

8 Nisan 2008 Salı

Ben'den Haberler

Kabul ediyorum takıntılıyım, biraz da asabi…
Ama her zaman değil :) bazen…
Asabiyet konusuna bir çözüm yok şimdilik ama ya takıntılarım…
Ya onlar ne olacak !

Ben güzel olan ama sadece güzel değil “bence” güzel olan her şeyi almak istiyorum. Tüm kadınlar gibi muazzam bir zevk alıyorum alışveriş yapmaktan. Özellikle “aşk” la aldığım şeylere bebek muamelesi yapar, usul usul severim onları. Benim için kıymetlidirler, yangında ilk kurtalıcaklar arasındadırlar...

Ama bu aralar işler biraz değişti…

Oğlumuz için bir şeyler yapalım istedik eşimle ve bir ev almaya karar verdik. Hem yatırım hem de bizde "ailelerimizin yardımı olmadan kendi başımıza bir şeyler yapabildik" diyebilmek istedik. Ve bu sebeple 1 yıl kısa gibi gelebilir ama koskoca 365 gün boyunca kemerleri sıkmak zorundayız. Eşim öyle bir ödeme planı hazırlamış ki sormayın. Ben bari 2 yıllık bir kredi çekelim daha rahat ödeyelim dedim ama nerde…

Biraz sıkıntılıyım anlayacağınız bu aralar. Düşündüm bende madem özgürce alışveriş yapamıyorum almak istediğim şeyleri “benim olmasını çooook istediğim,aşk'la bağlanabileceğim şeyleri” bulmak için amaçsızca turlamaya karar verdim sanal alemde...

Bazı kadınlar ayakkabı severler, bazıları çanta, bazıları da aksesuar…
Peki ya ben…
Çanta severim, spor ayakkabı, babet severim, toka severim, anahtarlık severim, minik minik cüzdanları görünce içim gider dayanamam alırım. Hem küçük olduğu için My koo’ da hemen anlamaz :) Oğluma farklı t-shirtler, cepli pantolonlar sevimli ve kolay giyilir spor ayakkabılar almayı severim. Çorap severim. Saat severim, takı severim. Turkuaz olan her şeyi severim. Siyah pantolon severim, makyaj malzemelerim olmazsa olmaz ! Daha neler neler…

Şimdi alışverişe çıksam, dün’e kadar sıfır borçsuz olan kredi kartlarımı yanıma alsam ve tabi 1 yıl içinde ödenecek binlerce Ytl’lik bir borcum olmasa neler alırdım diye düşündüm…

Ortaya da bunlar çıktı…

Parti 1

Sitelerde gezindikçe "keşke benim olsa" ları sizinle paylaşmaya devam edeceğim. Bu ilk parti anlayacağınız.

Benim için üzülmeyin emi :)



Kırmızı başlıklı kız; bundan daha şeker bir cüzdan ve çanta olabilir mi ki !




Hem Kelebek, hem turkuaz bir çanta, peki ya gökkuşağının tüm renklerini üzerinde taşıyan bu siyah çantalara ne demeli...




Ben anahtarlığın kalabalık olanını severim. 3. ve 4. sıradakilere ise resmen bayıldım.


Not: Ürünlerin tamamı el yapımıymış. Bağdat Caddesinde bu hafta açılacak olan italyan Braccialini mağazasında satılacakmış. Merak edenler görüp, dokunabilir, hatta bana inat olsun diye alabilir bile :)

Sinem; sen siteyi hemen tıkla bak bakalım senin için ne var ?

3 Nisan 2008 Perşembe

Haydi Fener, Haydi Fener Haydi

Chelsea'yi bile yendik !

Fenerbahçe dün akşam attığı 3 golle :) İngiltere'nin dev'i Chelsea'yi 2-1 yendi !



Son zamanlarda kendi kalemize gol atmakta epeyce ustalaştık :)

Dün akşam özellikle 2. yarı çok güzel bir Fenerbahçe vardı sahada. Kalecimiz Volkan Demirel kesinlikle olağanüstüydü. Lugano, Colin Kazım, Deivid, Aurelio, Edu, Semih ve Maldonado'da üstün performansıyla gönlümüzü fethetti...

Şimdi gözler 8 Nisan'daki maç'a çevrildi.
Korkmadan oynayan Fenerbahçe bence rahatlıkla yarı finali de oynar.
Yeter ki inanalım !

Haydi Fener, Haydi Fener Haydiiii
Tam zamanı, tam zamanı şimdiiii

2 Nisan 2008 Çarşamba

Alper ile Işıl doyasıya eğlendi !



31 Mart'ta ailemizin en minik üyelerinden Işıl'ın doğum günüydü...
Kızımız artık büyüdü,12 yaşına bastı.
Oğlumun biricik "abbası" iyiki doğdun :)

Mim

Blog açtıktan sonra beni mimleyen yok dedim ama bir hafta içinde bu ikinci mimlenişim.
Hey hat makus kaderim gülüyormu ne :))

Şimdi de 55 kelimelik öykü ile Fortuna beni mimlemiş...

Kahve tadında kısacık bir öykü işte...
Umarım beğenirsiniz !

Soğuğun kendini hissettirmeye başladığı bir akşam işten çıkan adam, üşüyen bedenini ıstabilmek için ilk gördüğü kafeye girip, kendine Nescafe söyledi. Kahvesini beklerken masanın üzerinde duran dergileri karıştırdı. O sırada kafeye gelen asık suratlı kadın dikkatini çekti. Yoğun iş temposu mu, yoksa kırık bir aşk hikayesi mi?, neydi kadının sorunu bilemedi..

Düşündü, başka ne yapabilirdi ki !

Yeliz'in Keki

Keksever olarak ne zamandır Yeliz'in Vanilyalı Kekini denemek istiyordum.
Bu hafta sonu kısmet oldu...



Ben ilave olarak azıcık ortasına kakao kattım o kadar.
Çok lezzetli bir kek oldu, teşekkürler Yelizcim...
Kekseverler mutlaka denesin :)