7 Nisan 2010 Çarşamba

Eskiden..

30 yaşındayım.
Cahit Sıtkı’ya göre yolun yarısına sadece “beş” kaldı…
Böyle söyleyince ne kadar da kısa geliyor değil mi ömür?
Ölüm denince bir karanlık çöküyor üzerime.
İster istemez korkuyor insan.
Bu bilinmezlik beni geçmişe götürüyor.
Eskiye…

Kimilerine göre 30 yaş yaşamın başlangıcı belki ama yarıya gelmişim baksanıza…
Nasıl geçti bu kadar yıl…
Neler yaşadım, nelere ağladım, nelere güldüm…
Bir anne, bir evlat, bir eş olarak hayatın omuzlarıma bıraktığı yüklerle baş edebildim mi?
Süslü sözler, abartılı sevinçler neden bana göre olmadı hiç!
Aklım geçmişin cazibesine kapılıp düşüyorum yollara…
Gözümün önünde çocukluğum öylece kalıyorum!

Sanki hayatımın sahnelendiği bir tiyatro oyunundayım.
Başrolde küçücük bir çocuk var.
Korkutmamak için usulca izliyorum onu!
Keşke bu an hiç bitmese…
Unutmayayım diye hemen kâğıda kaleme sarılıyor ellerim.
O kadar hızla akıyor ki sahneler yetişemiyorum bir türlü…
Satırlara dökülmezse huzur bulamayacak sanki ruhum!
Hızla yazıyorum.

Yıl 1980, Ekim ayının 6. günü…

80 ihtilalinin yapıldığı, insanların tüp, ekmek ve yağ kuyruğunda beklediği soğuk bir kış gününde dünyaya gelmişim.



Fotoğraftakine benzeyen bir evde geçti çocukluğumun en güzel, en kalabalık yılları…
Anneannem, dedem, koca babaannem yaşardı bu evde ve müthiş bir sığınaktı bize…
3 kardeş ne kavgalar ettik ne oyunlar kurduk bu ahşap evde…
Dostluğun önemsendiği, kalabalık bir mahallede büyümenin keyfini yaşadık.
İlk aşkın heyecanını da, kalp kırıklığını da yine o mahallede tattık.

Masal tadında süren pazar kahvaltılarını, sofraya neşe katan “Anne” öykülerini, sevgiyle kabaran vanilyalı kekleri, kuzenlerimle geçirdiğimiz uzun yaz tatillerini, babamın elinde meyve dolu poşetlerle geldiği yaz akşamlarını, pembe montunu giydiğinde kendini prenses sanan 6 yaşındaki kızın aynadaki aksini gördüm yeniden!

Hasta olduğumda başımda bekleyen annem, telefonda ne istersin kızım diye ısrarla soran babam, üzerime titreyen ağabeyim, ortanca olmamı sağlayan kız kardeşim, oyunun en heyecanlı yerinde “hadi yemek hazır” diye balkondan yükselen o ses, ilk arkadaşım Gülşah,
Kan kardeşim Yasemin, muzlu rulosuna bayıldığım köşedeki pastane, okulda yediğim sucuklu tost, dantel yakalı siyah önlüğüm, lacivert formam, 10 dakikaya hayatı sığdırmaya çalıştığım teneffüsler, sıralara kazınan isimler nasıl da düştü birden aklıma?

Hayatımdaki en büyük eksiklik pinokyo bisikletmiş o yıllarda…
Keşke şimdi de bu kadar basit olsa her şey…

O günlerden “bu” zamana dönmek nasıl da zor geldi bana bir bilseniz…

Eskiyi çok özlesem de bu anın kıymetini biliyorum.
Çünkü nefes alıyorum diye seviniyorum.

4 yorum:

  1. iyi seneler.felaket tellalı gibi olucam ama 30 dan sonrası jet gibi geçiyor,bir de bakmışsınız ki 40 yaş kapınıza dayanmış,zorluyo sizi.

    YanıtlaSil
  2. iyi yaşlar....
    Cahit Sıtkı yanılmış bence yaş 35 yolun yarısı değil...Ömür dediğimiz bir gündür o da bugündür..sözü daha akılcı geliyor bana...Bugün ömrünün geriye kalan ilk günü diye düşünmek en güzeli...yoksa yaş 70 iş bitmiş hesabı olacak cahit sıtkıya göre değil mi?
    öpüyorum

    aslım

    YanıtlaSil
  3. zaman su gibi alevciğim akıp gidiyor işte. ben bir 18'zimi hatırlıyorum sonra bir baktım 38 olmuşum....

    YanıtlaSil

Yorumlarınız için TEŞEKKÜRLER...


FLAME